Kelimelerle dolu tabanca: Lacan

Jacques Lacan.
Jacques Lacan.

Freud sonrası psikanaliz tarihinin en sansasyonel ismi olan Lacan 1901’de Paris’te doğdu. Katolik Okulu’nda okudu. Buradaki öğrenciliği sırasında Spinoza’nın çalışmalarına karşı hayatı boyunca sürecek bir tutku geliştirdi. Spinoza bir Yahudi’ydi fakat çalışmaları nedeniyle sapkın kabul edilerek cemaat dışına atılmıştı. Hristiyanlar da onun bir ateist olduğunu duyuruyorlardı. Lacan, ateist Spinoza’nın ölümünden sonra yayımlanmış olan Etika’sının bir diyagramını okuldaki yatak odasının duvarına asmıştı. Sonraki yıllarda tıp eğitimi aldı. Psikozlara duyduğu ilgi sebebiyle psikiyatride uzmanlaştı. 1930’larda iki hayati entelektüel karşılaşma yaşadı. İlki Salvador Dali’nin paranoya üzerine bir makalesini okuması ikincisiyse Freud’un eserlerini okumaya başlamasıydı.

Lacan iyi bir hatipti.
Lacan iyi bir hatipti.

Lacan iyi bir hatipti. Çalıştığı psikiyatri hastanesinde iki haftada bir kamuya açık seminerler veriyordu. Bu seminerler 26 yıl boyunca devam etti. Son yıllarında bu seminerleri takip eden kişi sayısı 1000’i aşmıştı. Söz konusu seminerler Lacan’ın Opus Magnum’udur. Lacan fikriyatının asıl metinleri bu seminer notlarıdır. Bu derslerden önce felsefeci Bataille’in karısı olan Sylvia Bataille’e de dersler vermişti. Daha sonra bu kadınla evlenmişti de Lacan. Skandallarla dolu bir hayatı olan Lacan henüz 35 yaşındayken uluslararası bir psikiyatri kongresinde "Ayna Evresi" başlıklı bir sunum yaptığı sırada sunumunun onuncu dakikasında kongre başkanı Lacan’ın sözünü kesmiş ve devam etmesine müsaade etmemişti. Lacan ertesi gün kongreyi terk etmişti.

Lacan 1968’de bir dergi kurduğunda dergideki makaleleri yazar adı olmadan yayımlama kararı almıştı. Derginin adı Scilicet (söylemeye gerek yok anlamında) idi. Lacan’ın özel hayatı trajikti. Onun evliliği bir yanlış anlamaya dayanıyordu. Eşi Marie Louise Blondin mutluluk düşlerine uyan kendisine sadık mükemmel bir adamla evlendiğini zannetmişti. Lacan, Sylvia’dan olan çocuğunun varlığını diğer çocuklarından saklamıştı. 1979 yılında Le Monde gazetesi Lacan’ı Ayetullah Humeyni’ye benzeten bir yazı yayımladı. Bu bir infiale yol açtı ve gazeteye yüzlerce tepki içerikli okur mektubu postalandı. Giriştiği tartışmalar, yetiştirdiği öğrenciler çalkantılı özel hayatı ve sistematize ettiği kuramını geride bırakarak Lacan, 1981’de tedavisi için hiç uğraşmadığı bağırsak kanserinden öldü. Katolikliğe uygun bir cenaze töreni istemesine rağmen tören yapılmadan sessiz sedasız gömüldü.

Lacan 1968’de bir dergi kurduğunda dergideki makaleleri yazar adı olmadan yayımlama kararı almıştı.
Lacan 1968’de bir dergi kurduğunda dergideki makaleleri yazar adı olmadan yayımlama kararı almıştı.

Lacan’a göre öteki, “ben”in garantörüdür ve ben imgelerin efektidir. Özne ise gösteren zincirindeki yarıktır. Arzunun öznesi, gösteren ile gösterilen arasındaki boşlukta oluşur. Lacan’a göre bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır. Dolayısıyla onun kelime seti hep dilbilimsel kavramlardır. Saussure’in gösterge kuramı onun için vazgeçilmezdir. Lacan’a göre psikanaliz her şeyden önce insan konuşmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla dilbilim, retorik ve şiir onun vazgeçilmez müttefikleridir. Lacan, bir bakıma Freud’un kuramıyla “Saussure”ün tezini döllemeye çalışmıştır.

Lacan’ın fikriyatında arzu merkezi bir konuma sahiptir. Ona göre arzu insanın özüdür.
Lacan’ın fikriyatında arzu merkezi bir konuma sahiptir. Ona göre arzu insanın özüdür.

Lacan’a göre bizim gerçekliğimiz, simgelerden ve anlamlandırma sürecinden oluşur. Gerçeklik olarak addettiğimiz şey simgesel düzenle ya da toplumsal gerçekle birleşmiştir. Gerçek bu sosyo-simgesel evrenin sınırında var olan bilinmeyendir ve bu evrenle sürekli bir gerilim içindedir. Gerçek, dilden önce gelir ve simgeleştirmeye direnir. Biz hep bir söylem dairesinin içine doğarız. Lacancı perspektife göre yabancılaşma kaderdir. Dilden kaçamayız ve dil bizi belirli bir konuma kaydeder. Bu aslında bir yabancılaşmadır. Özne dilde ve dil tarafından iflah olmaz biçimde bölünmüştür ve gerçek içinde her şeyin duyulabileceği bir gürültüdür.

Lacan’ın fikriyatında arzu merkezi bir konuma sahiptir. Ona göre arzu insanın özüdür. Arzu talep ve ihtiyacın ötesidir yani ahiretidir. Arzu tatmin edilemez o doyumsuzdur nesneleri sürekli firardadır. Arzuya bağlı olarak geliştirdiği bir kavram olan “objet petit a” ise özneler olarak bizim hayatlarımızda bir şeylerin eksik ya da kayıp olduğuna ilişkin daimi duygumuzdur. Kayıp hep vardır. Özne dil tarafından yarılmıştır. Varoluşumuzda telafi edilemeyen bir boşluk vardır. Aşığın maşukta gördüğü ile maşukun kendine dair bilgisi asimetri oluşturur. Dolayısıyla ilişkilerde hep bir boşluk vardır. Aşk aslında kendinde olmayanı bir başkasına vermektir. İmkânsız olandır.

Lacan’a göre bizim gerçekliğimiz, simgelerden ve anlamlandırma sürecinden oluşur.
Lacan’a göre bizim gerçekliğimiz, simgelerden ve anlamlandırma sürecinden oluşur.

Freud’un ego/id/süper ego topolojisine benzer biçimde Lacan’da da 1. İmgesel 2. Simgesel 3. Gerçek olmak üzere belirli özne platformları görürüz. İmgesel, egonun dile girmeden önceki halidir. Simgeselse dilin kendisidir. Kültürel toplumsal düzendir. Ötekinin olduğu yerdir. Bu iki platform arasında bir araf olarak “Ayna Evresi” bireyin hayatında bir çağ değildir. İnsanın içinde savaşının daima devam ettiği bir fenomendir. Çünkü insan aynada yansıyan imgesinin gerçek dışılığının gerçekliğini kabul ederek onun büyüsünü bozmak zorundadır. Hakikate doğru bir ilerleme sağlanacaksa eğer aynanın ötesine aynanın parıltısız hiçbir şeyin yansıma olmadığı bir yüzey sunan tarafına geçmelidir. Bebek ilk kez aynaya baktığında kendi varlığını seyreder. Oysaki gördüğü imge gerçeğin dışındadır. Bu yanılsama benliğin özünü oluşturur.

Yorumunuzu yazın, tartışmaya katılın!

YORUMLAR
Sırala :

Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım