Gölgedeki ışık: Herat

Herat
Herat

Rüzgârın ardında kalmış bir yankı gibi zamanın içinde kaybolur Herat. Efsanelerle yoğrulmuş, tarihin o en aziz köşelerinden biri. Herat’ı tanımlamaya çalışırken kelimelerin eksik kalacağını biliriz, çünkü bu topraklarda seslerin bitimsiz bir müziği vardır. Nehirlerin şarkısı, taşların hikâyesi ve dağların gölgesinde kaybolan ruhların fısıltıları hiç durmadan birbirine karışır. Zamanın içinde zamanı unutan bir şehirdir burası. Evet, medeniyetlerin çatıştığı, kültürlerin kesiştiği ve kimliklerin şekillendiği o yerin adı: Herat. Orta Asya'nın kalbinde vazgeçilmez bir kavşak gibi durur. Her zaman yolda olan bir kervan gibi, bir dünya kurulur burada, fakat asla tamamlanamaz. Herat’ın toprakları, sabahın ilk ışıklarında, en saf hâliyle uyanır; fakat aynı ışık, akşam yelinin önünde kaybolur. Gece olunca, Herat’ın taşları, Ay’ın soğuk ışığıyla parıldar ve bir zamanlar burada savaşan kahramanların ruhları, gökyüzüne yansıyan eski anılarda coşkuyla anlamını bulur.

Herat, her zaman halkıyla, toprağıyla ve tarihindeki sonsuz döngüyle yaşayarak var olur.
Herat, her zaman halkıyla, toprağıyla ve tarihindeki sonsuz döngüyle yaşayarak var olur.

Tarihin her köşesinde, Herat’ın adını duymak mümkün. Tıpkı Perslerin efsanevi Kral Darius’unun yolunu izlediği gibi, Büyük İskender bile bu topraklardan geçmiştir, ama o sadece bir gölgedir. Emir Timur’un zaferinin yankısı, aynı topraklarda, aynı kasvetli gökyüzünün altında, yeni bir çağ başlatmıştır. Timur, doğunun büyük fatihi, Herat’ı fethettiğinde, bu şehir onun hükümdarlığının merkezi olmuştur artık. Ama Timur’un taçları ve zaferi, şehirdeki taşlardan daha eski değildir. Herat, her zaman halkıyla, toprağıyla ve tarihindeki sonsuz döngüyle yaşayarak var olur.

Herat, Afganistan’ın en eski şehirlerinden biri olarak bu topraklarda yaşayan insanların hem kültürel hem de dini hayatlarının her yönünü şekillendirmiştir. Her bir taş, her bir bina, her bir cami birer hatıradır. Herat, bir zamanlar Şah-i Zinda’nın zarif kubbeleri altında bir duyguyu barındırıyordu; zamanla, tarihin kararmış pencere camlarında, ruhların yansımasıydı. Burada nehirler, dağlar, eski saraylar arasında dolaşırken, kimse geride kalmaz ne zaman ne mekân fark eder, her adım bir başka tarih başlatır. Zarif-i Heratî gibi şahsiyetlerin yaşadığı, Cevherî ve Firdevsî’nin ilham aldığı bu şehir, sanki zamanın kaybolan köşesi gibi, bir ormanın içinde en saf hâlinde gizlenmiş bir cevherdir. Herat, insanlık tarihinin en derinlerine açılan bir kapı gibidir; burada her şeyin bir anlamı vardır, her ayrıntı tarihle yoğrulmuş bir öyküyü anlatır.

Ve akşam vakti, Herat’a veda etmek zor olur; çünkü güneş batarken, bu şehir bir efsaneye dönüşür.
Ve akşam vakti, Herat’a veda etmek zor olur; çünkü güneş batarken, bu şehir bir efsaneye dönüşür.

Ve akşam vakti, Herat’a veda etmek zor olur; çünkü güneş batarken, bu şehir bir efsaneye dönüşür. Birçok halkın, medeniyetin, filozofun ve inanışın izlerini taşıyan bu topraklarda, her adım bir başka yaşamı hatırlatır. Herat, sadece bir yer değil, bir zamandır. Zamanın öncesinde ve sonrasında var olmuştur. Şimdi, her zaman olduğu gibi, her gölge, her ışık burada birleşir ve sonsuza dek birbirine dokunur.

Herat’ı anlamak, eski bir şarkıyı dinlemek gibidir. Sözleri kaybolmuş, ama melodisi hâlâ kulaklarımızda. Herat, bir zamanlar geçmişin, bugünün ve geleceğin kesiştiği bir noktaydı; ve biz şimdi, o noktada durup, bu yüzyıllık yankıyı dinlemeliyiz.

Taşların altında uyuyan şehir

Herat bir şehir değil, bir hafızadır.
Herat bir şehir değil, bir hafızadır.

Bazı şehirler, zamanın sillesini yemiş, defalarca harabeye dönmüş, ama her seferinde küllerinden doğmuştur. Herat, böyle bir şehir. Tozlu sokaklarında yankılanan eski sesler, hâlâ gökyüzüne uzanan minarelerde gezinen efsaneler, bir zamanlar burada yürüyen şairlerin gölgeleri... Timur’un gözbebeği, Ali Şîr Nevaî’nin kelimelerle nakış işlediği, Behzad’ın minyatürleriyle ebedileştirdiği ebedi bellek denizi.

Herat bir şehir değil, bir hafızadır. Taşlarının altında yatan masallar, yıldızları gözetleyen bilginlerin dudaklarından dökülen şiirlerle iç içedir. Medreselerinde yankılanan dizeler, eski kervansaraylarında kaybolmuş fısıltılar, zamanın dokusuna işlenmiş birer sırdır. Gün batımında, çöl rüzgârının savurduğu tozlar arasında, şehrin eski hikâyeleri tekrar canlanır. Bir seyyah bu taşlara dokunduğunda, yüzyılların ağırlığını hisseder.

Antik zamanlarda ışık tanrısı Ahura Mazda, Herat’a gelir ve burada bir tapınak inşa edilmesini emreder. O tapınak, sadece ışığı değil, bilgeliği de barındıracaktır. Ve efsane der ki, Herat’ın surlarının altında kayıp bir kütüphane vardır. Kitaplardan ve duvarlarına kazınmış sözlerden oluşan bir bilgelik hazinesi. Ama ona ulaşmak için geçmişle bağ kurmak gerekir. Şehir, içine girebilene kendini fısıldar; ama anlamayanlar için yalnızca sessizliktir. Geceleri, minareleri ışıldar. Eski şiirlerin yankılandığı kubbeler altında, zamanın bile esneyerek durduğu bir huzur vardır. Bir handa, eski bir kervanın suskunluğunda, gözlerini kapatan bir yolcu, yüzyıllar öncesine düşer. Şimdi sor, kim yaşlanıyor? Şehir mi, insan mı? Yoksa ikisi de birbirinin hikâyesinde kaybolan iki hayal mi? Herat, ölü bir şehirden ödünç aldığı o çok yorgun gözleriyle mi bakıyor şimdi bize?

Ve efsane der ki, Herat’ın surlarının altında kayıp bir kütüphane vardır.
Ve efsane der ki, Herat’ın surlarının altında kayıp bir kütüphane vardır.

Yorumunuzu yazın, tartışmaya katılın!

YORUMLAR
Sırala :

Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım