“Kültür” neresi, “iktidar” nereye düşer?

“Kültür” neresi, “iktidar” nereye düşer.
“Kültür” neresi, “iktidar” nereye düşer.

Büyük paradokslar var önümüzde, hakkıyla idrak etmemiz, çözmemiz ve aşmamız gereken. Bizi perperişan eden paradokslar bunlar. Büyük çelişkilerin, çıkmaz sokakların ortasına bıraktıran, hakkıyla anlaşılamadığı için de zamanla kanıksamamıza, normalleştirmemize ve bize de, bütün dünyaya da dayatılan anlam haritalarına, anlamlandırma pratiklerine, göstergebilimsel düzene, kültürel ve entelektüel ekolojiye uyumlanmamızı sağlayan büyük paradokslar...

Paradoksların dünyasını anlamlandırmak ve aşmak…

Farkına varılabilir ve kontrol altına alınabilirse paradokslar yaratıcıdır, aslında. Kur’ân’ın zihin ve anlam dünyası bu paradoksları mukayese ederek ilerleyen ve sürgit bizi ümmîleştiren, dirilten, her dem arı duru, tertemiz bir zihne, zemine ve zamana/ruha kavuşmamızı mümkün kılan son derece imajinatif, kışkırtıcı bir zihin ve anlam dünyasıdır. Kur’ân’ın “havf ve reca”/“umut ile korku” arasında olan kişi olarak mü’min tarifi Kur’ân’ın anlam ve zihin dünyasının sadece mü’min’i değil kişiyi nasıl zihnen diri ve capcanlı bir varlık olarak gördüğünün en güzel misallerinden biridir. Bizim yaşadığımız ama henüz hakkıyla idrak edemediğimiz, çözemediğimiz ve aşamadığımız büyük paradokslara gelince…

Bir dünyada yaşıyoruz ama bizim dünyamız, bizim var ettiğimiz ve bizi var eden bir dünya değil. Çağrımızın çağ’ını kurduğu bir dünya değil içinde yaşadığımız çağ ve dünyası. Aksine, bizim için devasa bir ağ. Oysa bütün çağrılar çağlarını kurmak için vardır. Çağını kuramayan bir çağrı’nın da, o çağrı’nın bağlılarının da varlığından da, yaşadığından da, bizi, bütün insanlığı ve varlığı yaşattığından da söz edilemez.

Bu paradoksu önce göreceğiz, sonra çözme ve aşma cehdi ortaya koyacağız. Bu bir varoluş meselesi bizim için. Müslümanca duyuş, düşünüş, yaşayış, kısacası topyekûn bir varoluş meselesi.

Bütün diğer büyük paradokslar bu çağ veya varoluş paradoksu diye tarif edeceğim ana paradoksun uzantıları veya kaçınılmaz sonuçları olarak görülebilecek paradokslar.

Mesela bunlardan biri, en sarsıcı olanlarından biri üstelik de şu: Modernlikle hesaplaşmadan postmodernliğe yakalandık. Hem de bütün sarsıcılığı, yıkıcılığı ve ayartıcılığıyla…

Bir diğer büyük paradoks, Müslüman bir ülkedeyiz ya da Müslümanların yaşadığı bir ülkedeyiz ama eğitim, kültür, sanat, siyaset, iktisat hayatımıza İslâm’ın diri ve diriltici zihin ve anlam haritaları yön ve şekil vermiyor. O yüzden siyaseten iktidar oluyoruz ama kültürde, sanatta, iktisatta, sanatta, mimaride, estetik hayatta “iktidar” olamıyoruz; bütün bu alanlarda hayata yön ve şekil verecek bir konuma da ulaşamıyoruz, pratik olarak da müdahale edemiyoruz bütün bu alanlara.

Bu yazıda “kültür”, “iktidar” ve “kültürel iktidar” meselelerine felsefî ve entelektüel bir arkeoloji yaparak giriş yapmak istiyorum. Burada hatırlatacağım ve çözülmesi için belki de ülkemizde ilk kez bir entelektüel arkeoloji çalışması olarak görülebilecek başka bir büyük paradoksa daha dikkat çekeceğim. Hem “kültür” ve “medeniyet” kavramlarının bizim entelektüel hayatımızda bir karşılığının olmadığını, mesele “kültür” ve “medeniyet” gibi kurucu kavramlar söz konusu olduğunda zihnimizin adeta tabula rassa’yı andırdığını hem de bizim İslâmî zihin ve anlam dünyamızda “iktidar” ve “kültürel iktidar” gibi kavramlara yüklediğimiz anlamların bizim bugün -iki asırdır- içinde yaşadığımız vahşî kapitalist dünyaya uymayan, ona belki de küresel ölçekte meydan okuyan yegâne dünya olduğunu vurgulayarak orada gizli duran paradoksu da gün ışığına çıkaracak, daha anlaşılır kılacak bir entelektüel arkeoloji çalışması yapacağım bu kısa makalede. Şimdi bismillah diyerek bu zorlu konuya en temelinden, kavramlara açıklık kazandırmaya çalışarak giriş yapmaya başlayabiliriz…

Birey ve kültür: Kültür en büyük küfürdür

Önce kavram temizliği, kavramlarda temizlik yapmamız gerekiyor: Kavram kirliliği, zihinleri çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüştüren epistemik körleşmenin ve ontolojik köleleşmenin yegâne müsebbibi ve yıkıcı kaynağı. Kavramları kavrayışlarının ve durumalışlarının, idrak ve tefekkür hasse’lerinin ve husûsiyetlerinin eseri olmayan toplumlar yeryüzünde hem başkalarının ve başkalarının eserlerinin izini süremezler hem de başkaları tarafından sürülecek hayırhah iz’ler bırakamazlar. Ferdiyet, biriciklik demektir; bireysellik ise temelde bencillik. İlim, biricikliğin keşfi ve tahakkuku sürecinde bilme yolculuğunun, irfan bulma yolculuğunun, hikmet ise olma yolculuğunun güzergâhlarıdır. Ferdiyetteki biriciklik, fıtrata giden yapı taşlarının özene bezene, öz’le katışıksız bir irtibat içine girile çıkıla döşenmesiyle gün ışığına çıkar, çıkarılır. Ferd, öz’ünü bilen, söz’ünü bulan, hakikati “perdesiz” gören “göz”ü olan (çıplak gözü aşıp, kalp gözü’ne ulaşan) bizzat kendisi hakikat olan şahsiyettir. Hakikatin hem kendisidir hem de menbaı, su katılmamış kaynağı, arı duru akan pınarı. Hz. İnsan. Halife. Emaneti üstlenen kişi. Eşref-i mahlûkat: Yaratılmışların en şereflisi. Birey, insan olamamış beşerdir. İnsanaltı özelliklerinin kölesi. Nefsinin kölesidir birey, kötülüğü emreden nefsinin.

Ferd; nefsini kölesi yapan, kendi biricikliğini hakikat’in birliğinde, tevhid’in tezahürlerini yeryüzünün her yerinde, her bir insan tekinin güzide eserlerinde bulan ekmel kişidir. İnsan-ı kâmil yani. Birey, kültürün parçalarının parçaladığı bir parçadır. Atomdur. Sürekli parçalanır amip gibi. Kendinden başka dünyası yoktur. Ruhunu nefsinin ayartıcı iğvalarında yitirmiş bir amipsidir birey. Birey, ferdin karikatürüdür; bencilliğini biriciklik zannedecek kadar ayartı ve hazzının kölesi. Kültür, bireyin bencilliğinin yansımasıdır, narsisttir her kültür. O yüzden ruhsuzdur. Kültür, bireyin ve/veya toplumun eser bırakma, iz bırakma kaygısının ürünüdür. İnşa çabasıdır. Her inşa çabası, ruha rağmen ruh inşası kaygısı güder. Kültürün ruhu yoktur. Kültür, en büyük küfürdür; hakikate ve hayata nüfuz edemez. Değişkenlerin çocuğudur ve değişkenleri sabite katına yükseltir, çocukluğu kutsar, çocuksu ruhu kusar.

Din, medine, medeniyet

Medeniyetin ruhu vardır, hakikatten sapmayan medeniyetin. Hakikat medeniyetinin. Medeniyetin kaynağı din’dir çünkü. Din; hakikatin sesi, Medine nefesidir. Medeniyet ise hakikatin sesinin nefes vererek terennüm ettiği diriltici bestesidir. Mekke + Medine = Medeniyet’tir. Açalım bu hayati formülü: Mekke, ilâhî şiarların hayat bulması; Medine, Nebevî şuur’un hayat olması, medeniyet ise ilâhî şiarlarla beslenen, Nebevî şuur’dan süt emen Medeniyet’in beşerî şiir’e durması ve herkese, bütün varlığa hayat sunmasıdır.

Din, Rahman’ın yeryüzündeki varlıklara rahmetinin eseri bir vehbiyesi ve hediyesidir; sâbiteler üzerinden ilerler, nefes üfler medeniyet. O yüzden ferdin biricikliğinin kaynağı, yürüyüşünün, attığı her adımın, yaptığı her eserin, alıp verdiği her nefesin Rahman’ın rahmetinin eseri sâbit hakikatlerinin izdüşümü, yansıması olduğunun idrakindedir, bu idrakle nefes alırken hakikatin sesini terennüm ettiğinin şuuruyla nefes alıp verir. Yalnızca nefes almaz, aynı zamanda nefes verir ve bu süreç onu, nefes olmaya kadar götürür, hakikatin merdivenlerini tırmandırır ona adım adım, hazmede hazmede, içselleştirerek; böylelikle atomları aşar, tevhide, kesretteki Vahdet’e, çokluktaki birliğe, bütün’e, anlamın anlamına, değerin değerine, hakikatin hakikatine, insanın hakikatli yerine, hakikatle hemdert, hemdost ve hemhâl olduğu o ulvî/aşkın makama ulaşır. Hakikati meşk eder aşkla, zevkle ve şevkle…

Medeniyet neresi, kültür nereye düşer?

Değişkenlerin kalıcılaştırılması, kutsanması hatta. Kültürün küfür olduğu nokta tam da burasıdır.
Değişkenlerin kalıcılaştırılması, kutsanması hatta. Kültürün küfür olduğu nokta tam da burasıdır.

“Kültür” kavramı lafzen de, mana itibariyle de bize ait değildir. “İktidar” kavramı da mana itibariyle bizim dünyamıza ait olmaktan uzaktır; uzaktır çünkü bizim derdimiz iktidar olmak, iktidar kurmak, yeryüzünde hâkim olmak, varlığa, eşyaya, dünyaya hükmetmek değildir. Bizim derdimiz hâkimiyet kurmak değil, hakikati bulmak ve tatmaktır; hakikatin izini sürmek ve hakikat olmak... Hâkimiyet Allah’ındır, Allah’a aittir. Beşer, hâkimiyet kurmaya kalkıştığı andan itibaren şaşar, yolunu şaşırır, eninde sonunda yoldan çıkar ve hâkimiyet kurmak için sahip olduğu araçların mahkûmu, esiri ve oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Şu üç asırlık modernitenin beşeriyete yaşattığı tecavüz, soykırım ve yıkım tarihi bunun tanığıdır: Gazze, en iyi tanıdığı! Yani bu dünyada işimiz zor. Ama hakikat kolay elde edilmez. Zor elde edilen, yani çilesi çekilerek ve bedeli ödenerek elde edilen hakikat, yaşanmaya değer bir hayat armağan eder bize.

“İktidar” kavramını kullanıyorum ama bizim, biz Müslümanların derdi bu dünyada iktidar olmak, kalıcı olmak değildir. Bizim derdimiz Hakka ve hakikatine ittiba etmek, yeryüzünde Hakkı ve hakikati, silmi ve selameti, adaleti ve merhameti tesis etmek, teminat altına almaktır. Bu notu düşmem gerek’ti. Medeniyet tasavvuru konusunda Sezai Karakoç’un geliştirdiği fikriyatı bir adım öteye taşıdığım kanaatindeyim: Din, asıldır; Medeniyet ise usûl. Din’in kaynağı Kur’ân’dır; Medeniyet’in kaynağı ise Kur’an’ın hayatlaşması demek olan Sünnet-i Seniyye. Kur’ân hakikatin sesidir, Efendimiz ve Sünnet-i Seniyye’si ise hakikatin nefesi. Nefes olmadan ses hayatlaşamaz. Medeniyet; aslında tektir, onu insanlar kültüre mahkûm oldukça çoğaltmışlardır. Medeniyetin kaynağı vahiydir. Vahiy’den kopan veya vahiy’le irtibat kuramayan medeniyet, medeniyet olma vasfını yitirir, kültürleşir. Kültürleşme, değişkenleri sâbite katına yükseltme işlemidir. Değişkenlerin kalıcılaştırılması, kutsanması hatta. Kültürün küfür olduğu nokta tam da burasıdır. Medeniyetler tarihi, alış-verişler, med-cezir’ler, bakış-akış’kar, dalga-kırma’lar ve dalga-kurma’lar tarihidir, ya da daha şiirsel, kışkırtıcı bir ifadeyle, uzun soluklu, nefes nefese sürdürülen, bazen de hazmede hazmede sindirilen, Nietzsche’nin “hazımsızlık sorunu” olarak gördüğü Aydınlanmacıların aslında nasıl hakikati karartan, hakikati fizik gerçekliğe indirgeyerek hayatı, hayat-dünyayı sığlığa, yüzeye mahkûm ve mahpus eden tuzaklarına düşmemek için dura düşüne, düşüne taşına, ama nefes alarak, nefes vererek ve nefes olarak sürdürülen hakikati leziz bir şekilde ihya ve “inşa” yolculuğudur. Özetle… Kültür, değişkenleri sâbite katına yükseltir. Medeniyet ise sâbitelere dayanarak değişkenlere ruh üfler, hakikatin şarkısını terennüm eder. Kültür, unutma’dır. Medeniyet ise hatırlama yolculuğu. Her hatırlama yolculuğu, unutmayı da ihtiva eder, unutulması gerekeni unutmayı/elemeyi mümkün kılacak bir filtreleme sistemine sahip olan bir muhit’e ait ve sahiptir.

Kültürün köklendiği, beslendiği bir muhiti yoktur. Kültür, her yerde kendine muhit inşa eder. Kültür inşa çabasıdır (kurgu’dur, kurmaca’dır). Medeniyet ihya ve hatırlama yolculuğu. Yitik cennetin izi sürülür medeniyet’le. Cennetten iz taşıyan bir hayatın yapı taşları döşenir ruhun aşkın ışığı altında. Kültür plastiktir, yapaydır, gelip geçicidir; kalıcı olanı izafileştirir, bitirir, hayatı çöle dönüştürür; insanı ölüme mahkûm eder, araçların kölesi yapar. Hakikatten beslenen medeniyet, sahicidir; yapay değildir, geçici olana bile bir kalıcı ruh aşısı yapar. Hakikat’ten beslenen, hakikatle irtibatını yitirmeyen medeniyetten bahsediyoruz burada, bu hassas noktanın altını özenle çizmem gerekiyor.

Kültür’de “iktidar” değilseniz, siyaset’te aslâ iktidar olamazsınız!

Şimdi buradan, asıl konuya, bizi perişan eden, hatta ontolojik olarak da, sosyolojik ve kültürel olarak da yok olmanın eşiğine getirip bırakan yakıcı ve yıkıcı sorunumuza geliyoruz: Kültürel iktidar meselesine. Buraya kadar yaptığım teorik tartışmalarla burada pratikle ilgili kuracağım cümleler paradoks bir görünüm arz edebilir: Bir yandan kültür konusunda kurduğum cümlelerle burada kültürün ihmal edilmesine dikkat çekeceğim cümleler arasında ilk bakışta bir çelişki var gibi gözükebilir ama gerçek öyle değil. Günümüzde, medeniyet krizini iliklerimize kadar yaşadığımız bir yok oluş mevsiminde kültürde varlık gösterme çağrısı, aslında bir ruh atılımı yapma, ruh atılımına soyunma çağrısıdır. Burada kültür deyince bu toplumun ruh köklerini hatırlatan olmazsa olmaz bir hakikate dikkat çekiyorum. Kültürel iktidar kavramı çerçevesinde kuracağım cümleleri, yazının başından itibaren kültür ve medeniyet kavramları için kurduğum cümleleri paranteze alarak okumanızı istirham ediyorum. Burada kültür mücadelesini varoluş ve ruh mücadelesi olarak görüyorum, bir medeniyet tasavvuru yolculuğu olarak.

Bu zorunlu açıklamalardan sonra yazıya devam ediyorum tam yerinden… Cümle şu burada: Kültürde iktidar olamazsanız, siyasette asla iktidar da olamazsınız, muktedir de. Sultan II. Abdülhamid dönemi, bunun en çarpıcı örneğidir: Alafranga kültür, hem hayata hem de sanata ve edebiyata hâkim olmuş, her şeye hükmeder konuma yükselmiştir. Osmanlı aydınlarını celladına/Garb’a âşık etmiştir alafranga kültür.

Sonunda, ne mi, oldu? Aynen şu: Sultan Abdülhamid’in açtığı okullardan yetişen birinci kuşak, Abdülhamid’i tahttan indirdi. Sultan Abdülhamid’in açtığı okullardan yetişen ikinci kuşak, Osmanlı’yı tarihten sildi. Kültürünüzü kaybetmişseniz, biyolojik olarak canlı ama kültürel olarak ölü varlıklara dönüşmekten, sonra da yok olup gitmekten kurtulamazsınız. O hâlde, ne yapıp edip biyolojik olarak diri, kültürel olarak diriltici, ruhi bakımdan da tarihin akışını değiştirici uzun soluklu bir yolculuğa, hakikat medeniyeti yolculuğuna çıkmak zorundayız… Yoksa yok olmaktan, bu toprakları Batılı emperyalist leş kargalarına peşkeş çekecek eyyamcıların her şeyimizi bitirecek ihanetinden kurtulamayız. Sözün özü: “Kültür”de kazanılamayan istiklâl ve istikbal mücadelesi, kaybedilmeye mahkûmdur.

Ahmet Hamdi Tanpınar, bizim yaşadığımız modernleşme/Batılılaşma tecrübesini “kültürel inkâr” olarak tarif etmişti. Gerçekten de iki asırdır sürüklendiğimiz modernleşme/Batılılaşma tecrübesi, bizim ruh köklerimizi kurutmamızla, bu da bizim tarihten uzaklaşmamızla sonuçlandı. Bin yıl dünya tarihini yapan, tarihi önüne katıp sürükleyen bir toplumdan, son iki asırda, tarihte tatil yapan, başkalarının yaptığı tarihin önünde sürüklenen bir çer-çöp’e dönüştük. Bu kaçınılmazdı; çünkü bütün kültürel inkâr girişimlerinin kültürel intiharla sonuçlanması önlenemezdi. Türkiye, modernleşme tarihimiz boyunca, tarihten çekildi. Başkalarının yaptığı tarihin önünde bir çöp gibi sürükleniyor sadece. Böyle bir ülkenin dünyaya söyleyeceği hiçbir değerli söz yoktur, olamaz. Ruhunu yitirmiş, ruh kökleri kurumuş bir ülkenin dünyaya söyleyeceği, dünyanın önünü açacak dişe dokunur bir söz olabilir mi, dünyaya sunacağı bir medeniyet fikri, bir yol haritası olabilir mi? İşin traji-komik tarafı şu: Bu ülkenin ruhunu, ruh köklerini yok edenler, kültürel olarak iktidarlar; köksüz, ruhsuz, ithal ikamesi bir kültür onlarınki. Yapay ve zoraki bir kültürel iktidar var ülkede ve kökü dışarıda bu kültürel iktidar, ülkenin kültürüne, sanatına, devlet yönetimine, çarpık zihniyet dünyasına yön ve şekil veriyor!

Simülatif, sığ, sahte ve yüzeysel bir kültür ve yapay bir kültürel iktidar var karşımızda! Ama iktidar onlar! Ülkenin her alanda kaderine onlar hükmediyor, çeki düzen veriyor. Bu durum böyle gitmez. Derhal tersine döndürülmeli. Yoksa bu ülke yok olmaktan kurtulamaz. Vesselâm.

Yorumunuzu yazın, tartışmaya katılın!

YORUMLAR
Sırala :

Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım