Deizmin tarihi

Deizmin tarihi
Deizmin tarihi

İslâm dini özelinde konuşulduğunda, dini ve peygamberi bilmeyi sadece “siyer, megâzî, meâl, şemâil vb. okumak ve bunları, olduğu gibi sorusuz, sorgusuz, ‘ama’sız kabul etmek” olarak değerlendirmek makul ve mümkün değildir.

Eğer deizmi, nübüvvet inkârı yahut kurumsal anlamıyla din inkârı mânâsında kullanacak olursak, onun tarihini oldukça gerilere götürebiliriz. Bu nedenledir ki, bazı çalışmalarda sofistlerin deistliği zikredilebildiği gibi, Anaksagoras gibi bir kısım filozofların teolojik ve teleolojik izahlarının deizmin öncüsü olarak nitelendiği de görülebilir. Deizm aslında oldukça modern bir felsefedir ve söz konusu felsefenin -her felsefî düşünce gibi- elbette tarihî bir bakiye üzerinde olgunlaştığı ve kıvam kazandığı muhakkaktır. Fakat buna rağmen modern anlamda karşılığını bildiğimiz deizmin tarihini bu denli kadim zamanlarda aramak anakronik bir durumdur.

Tarihte dine karşı olan, nübüvveti inkâr eden, mucizeyi ya da vahyi kabul etmeyen farklı isimlerden ve zümrelerden bahsedebiliriz. Fakat bu inkârların ardında yatan saikler modern deist kabullerden aslında oldukça farklılaşır. Öte yandan, bazen mucizenin ya da nübüvvetin sübutuna yönelik klasik dönem eleştirileri, bunların topyekûn inkârından değil, sadece söz konusu argümanların eleştirisi olarak da dile getirilebilmiştir. Bu hâlde söz konusu eleştirileri yönelten pek çok isim aslında nübüvveti ya da mucizeyi inkâr etmemekte fakat tedavülde olan argümanları tenkit etmektedir. Bunların dikkatle tespit edilmemesinden kaynaklı olarak basit indirgeme ve genellemelere rastlanılabilmektedir. Bunun misallerini İslâm tarihinde de görebiliriz. Söz gelimi Fahru’r-Râzî’nin (ö. 606/1212) ya da Teftâzânî’nin (ö. 792/1390) eserlerindeki bazı eleştiriler yahut tekâfü-i edille (delillerin denkliği) beyanları, meselenin salt aklî boyutunu yahut sadece tedavüldeki argümanları hedef almaktadır. Dolayısıyla bu tür eleştiriler deistler için kullanışlı hatta zamanla onların temel birer argümanı hâline dönüşmüş olsa dahi tarihî şahsiyetlerin handiyse hiçbiri söz konusu eleştirilerde zamanımızın kaygı ve kabullerine sahip değildir.

Modern karşılığıyla deizm, Batılı aydınlanma sürecinin evlatlarından biridir. Aydınlanma ise, son derece genel hatlarıyla ifade edersek, bir paradigma değişimidir. Klasik dünyanın düşünme tarzını ve merkezî kabullerini yenileriyle değiştirdiği bir dönemle başlar bu süreç. 17. yüzyılın sonu ve 18. yüzyıl boyunca devam eden bu dönüşümün inşasıyla, insan merkezli bir epistemoloji ve ontolojiye doğru yol alındı. Klasik düşüncenin tam göbeğinde yer alan “Âlemin Tanrı tarafından tasarlandığı” kabulü ve bu kabulden hareketle her şeyin bu nazarla ele alındığı düşünüş tarzı yerini, insanın algı ve tasdiklerinin odağa yerleştiği, daha rölativist, daha hümanist, bu nedenle daha istatistikî bir anlayışa bırakmıştır. Bazı anlamlarıyla deizm işbu sürecin içinde yeşermiştir.

İngiliz deist Matthew Tindal’in (ö. 1733) kaleme aldığı Christianity as Old as the Creation: or, the Gospel a Republication of the Religion of Nature [Hristiyanlık Yaratılış Kadar Kadimdir ya da Tabii Dinin Yeniden İnşası] (1730) isimli kitap, modern deizmin kurucu metni ve mukaddes eseri sayılır. Akabinde Fransız mütefekkir Voltaire’in (ö. 1778) Newton fiziği ile mezcederek genişlettiği deistik argümanlar ile Cenevreli filozof Jean Jacques Rousseau’nun (ö. 1778) eserleri sayesinde deizm yeni takipçiler ve destekçiler kazanmaya başladı. Tabii modern deizmin öncüleri arasında zikredilen isimlerin inançları noktasında başka iddialar da dile getirilmiştir. Bu iddiaları ele alıp tartışmanın yeri burası olmasa da nihayetinde modern deizmin zikri geçen isimlerin eserleri üzerinde yükseldiğinin bir gerçek ve genel bir kabul olduğunu söyleyebiliriz.

Aydınlanma adı verilen süreç, Batı’da klasik dünya ve düşünce tarzıyla belli kopuşların yaşandığı ve ciddi bir paradigma değişiminin başladığı dönemi ifade eder. O döneme kadar Doğu’da ve Batı’da hâkim olan düşünce paradigması, kadim dünyadan tevarüs eden özcü düşüncenin dallarını oluşturur. Yazılı kaynakların elverdiği kadar geriye gittiğimizde ulaştığımız bütün felsefî miras bize kadim düşünürlerin, sürekli değişen bu âlemin her bir parçasının aslî bir özü olduğu ve eşyayı bilmenin değişmeyen aslî özü bilmekle mümkün olacağı kabulünde olduklarını göstermektedir. Değişimden azade olan özün ne olduğu farklı filozoflar tarafından muhtelif şekilde cevaplanmış olsa da nihayetinde hepsi özcü kabulde müşterektir.

Öte yandan bu öze intikal etmenin yolunun soyutlama ve mantıkî formlara riayet olduğu yönünde de yerleşmiş bir kabul, özcü anlayışa eşlik etmektedir. Fakat aydınlanmayla birlikte çok uzun zaman tedavülde kalmış olan felsefî/dinî tasavvur yerini yeni bir anlayışa bırakmaya başladı. Yeni anlayış, soyutlamalar, tanımlar (kavl-i şarih) ve küllî istidlaller üzerinden sürdürülen “hakikate erme” mesaisini, somuta dönme, ölçümleme ve cüziyata yönelmeye çevrilerek sürdürülmeye başlandı. Son derece kaba hatlarıyla tasvir ettiğimiz bu dönüşümde, bir eşyayı tanımak, onu tarif etmekten öte ağırlığına, hacmine, rengine vs. ölçümlemeler yapmakla, âlemi tanımak için de daha fazla eşyayı ölçüm alanına dâhil etmek olağan bir hâl aldı.

Ana hatlarıyla işaret ettiğimiz süreç doğal olarak maddeye gösterilen ihtimamın artması, deney ve gözlemin yükselişe geçmesi, bilimin güç kazanmasıyla sürdü. Sürecin teolojik ve felsefî açıdan neticeleri ise, materyalizmin güçlenmesi ve materyalizmle uyuşmaya uygun ateizmin popülerleşmesine götürdü. Amprizm, pragmatizm, pozitivizm gibi felsefî tavırlar, yeni Batılı paradigmaya uygun bir şekilde mesafe kat ederek güçlendiler. Bununla beraber tabiata yönelmenin müspet neticeleri oldu. Teknik, teknoloji, tıp, fizik gibi alanlarda daha dakik bilgilere erişildi ve hayatı kolaylaştıran icatlar artış gösterdi. Bu durum da bilim ve felsefenin sınırları konusunda dakik düşünme melekesini haiz olmayan geniş kitlelerde dinlerin ve felsefelerin miadını doldurduğu kabulünün savunulmasına sebebiyet verdi. Dolayısıyla kurumsal anlamıyla dinlere yönelik saldırılar hızlandı. Ateizm, agnostisizm, nihilizm gibi temayüller daha albenili gözükmeye başladı. Deizmde aynı süreçte kimliğini buldu.

Edindiği kimlik onu ateizmle agnostisizm arasında bir yere yerleştirdi. Ateizm, Tanrı’nın varlığını reddederken, deizm bunu kabul etti. Agnostisizm, Tanrı hakkında müspet-menfî bir yargıda bulunamayacağını iddia ederken, deizm bulunulacağını savunmuş oldu. Her ikisine karşı deizmin tavrı daha doğru bir yerdedir. O ancak teizmin din telakkisine iştirak etmediği için İslâmî anlamda hatalı bir noktada kalmıştır.

Agnostisizm; kısa ve genel karşılığıyla, ilahî varlıklar hakkında olumlu ya da olumsuz bir yargıya varılamayacağını, onların mevcudiyetinin bilimsel/rasyonel kurallarla ispatlanamayacağını dolayısıyla da onların bilenemeyeceğini savunan felsefî bir iddiadır. Elbette her felsefî meslek gibi, onun da kendi içinde farklı renk ve tonda temsilcileri var.

“Tanrı’yı bilmek”, dolayısıyla Tanrı hakkında konuşmak, onun hakkında belli yargılara varmak gerçekten muhal midir? Bu suali hem mümkün olduğunca kısa hem de yine mümkün olduğunca “açık seçik” cevaplamaya çalışalım: Her kavram bize bilmek istediğimiz şeye dair iki temel unsur sunar. Bunlar “açıklık” ve “seçiklik”tir. Seçiklik, bir kavramı kullandığımızda ondan ne kastettiğimizi veya ne kastetmediğimizi fark etmemizi sağlayan yöndür. Mesela biz “Tanrı” diyerek; elma, ayakkabı, göz, kova, telefon, dinozor, akarsu gibi başka herhangi bir şeyi kastetmediğimizi, bildiklerimizden farklı, müşahede âlemine dâhil olmayan bir şeyi kastettiğimizi aktarırız. Bu işi yani ne kastetmediğini anlatmayı başaran her kavram temyizi yani “seçiklik” kısmını başarmış demektir. Allah/Tanrı kavramının bu işi başardığında şüphe yok. Çünkü agnostikler de bu kavramın seçiklik yönünü kabul ettikleri için onu davalarını ifade için tereddütsüzce kullanıyorlar.

Bunun yanında her kavramın bir de “açıklık” yönü var. Yani başka kavramlardan ayrı olan o kavramın içinin nasıl doldurulduğunu bildiren yön. Agnostiklerin “bilinemezlik” iddiası, Tanrı kavramının tam da bu yönüne yani onun açıklığına dönüktür.

Herhangi bir kavramın “açıklık” taşıyıp taşıyamayacağı ve bu açıklığın insanlar arasında aktarılıp aktarılamayacağı, iki önemli problem olarak beliriverir böylelikle. Bir agnostik için Tanrı kavramının “kendinde” açıklık taşıyıp taşıyamayacağı tartışmalı olmasa gerektir. Çünkü bilinemezlik durumu agnostikler nazarında bilinmek istenen şeye değil, bilmek isteyene özgü bir problemdir. Yani, -eğer varsa- Allah/Tanrı aslında “zâtı itibarıyla bilinemez” değildir bir agnostiğe göre. Onu bilinemez kılan, insanın, bu varlığı “bilme imkânının bulunmadığı” düşüncesidir. Eğer ki “Allah kendinde bilinemezdir.” demiş olsalardı zaten agnostik kalamazlardı. Çünkü hem Allah’ı kabul etmiş hem de onun hakkında (“zâtı itibarıyla bilinemez” şeklinde) başka bir yargıda daha bulunmuş olurlardı.

Peki, Allah’ı bildiğini ve onun bilinebilir olduğunu iddia edenler yani teistler ve deistler, agnostiklerin bulamadığı bu imkânı nereden buluyorlar? Bu suali cevaplarken dikkat edilmesi gereken ilk husus, “bilmek” ifadesiyle ne kastedildiğidir. “Allah’ı bilmek” ifadesi, muhtevasında iki anlamı birlikte taşır: İlki, onun “var” olduğunu bilmek, diğeri “zâtını” bilmektir. Hangi mânânın kastetildiği duruma göre değişebilir.

Bir şeyin “var olduğunu bilmek”, o şeyin “zâtını bilmek”ten farklıdır. Var olduğu bilinen şey ise, artık bir yönden biliniyor demektir. İmam Mâturîdî’nin, Kitâbü’t-Tevhîd’de bu konunun anlaşılmasına katkı sağlayacak -mealen- şöyle bir izahı vardır: Önümüzde, üstünde anlamlı bir yazı olan bir kâğıt bulunduğunda, biz bunu yazan bir şeyin “var” olduğunu biliriz. Fakat onu yazan şeyin “zâtını” yani mesela canlı (insan) mı cansız (bilgisayar) mı yoksa canlıysa kadın mı erkek mi yahut topal mı sağlıklı mı vs. olduğunu bilemeyiz. Fakat bu bilinmez kısımlar en nihayetinde bu yazıyı yazan bir “var”ın mevcut olduğu hakikatini iptal etmez. Biz onu “mevcudiyeti itibarıyla” bilmiş oluruz.

Bu sualler, Sokrat’tan Gazâlî’ye oradan Descartes’e ve günümüze devam eden, çözümü aranan felsefî-bilimsel problemdir. Dolayısıyla bu itirazlarında samimi olan bir kimsenin artık o noktadan sonra sonra mutlak bir bilinemezciliğe meylederek kendi de dâhil olmak üzere her mevcuttan şüphe etmesi gerekir. Hâliyle artık ortada bir dava da kalmaz. Yok, eğer agnostikler de bazı şeylerin müşahede, bazı şeylerin istidlal, bazı şeylerin mütevatir haber yoluyla bilinebilirliğini kabul ediyorlarsa, o takdirde yazının yazana delâlet etmesi gibi, âlemin de Tanrı denilen varlığa bir delâlet ettiğini teslim edebilirler. Dikkat edilirse bu kısım onun yalnızca “var” olduğunun bilindiği kısımdır. “Zâtı” ile ilgili kısım ise ancak tanrının “var” olduğunu idrak/ikrar eden kimselerin konuşabileceği ikinci bir merhaledir.

Yorumunuzu yazın, tartışmaya katılın!

YORUMLAR
Sırala :

Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım