Baklava tepsisi niye boş

Baklava tepsisi niye boş.
Baklava tepsisi niye boş.

Baklava tepsisine gelmeden evvel söylemem gerekenler var a dostlar. Şimdi siz bu yazıyı okuduğunuzda, mübarek teşrif etmiştir. Bilirsiniz onu, şerefine taklar inşa edilir, haneler ve sokaklar donatılır, bir asude şehrin semasındaki yıldızlar avize olmaktan vazgeçip yere iner.

O geldi mi, en temiz kıyafetler giyilir. Akşam geceye dönmeden sofradan kalkılır. Köşke bir aylığına hoca tutulmuşsa selamlıkta beyler önde hanımlar arkada; yoksa mahalle camisinde erkekler harimde, hanımlar mahfilde yahut beyzadeler dizde gümüş tozluk, elde sedef kakmalı baston, yakalıklar kolalı, hanımefendiler feracelerinin üzerine bir yeldirme atmış, peşlerinde çoluk çocuk, cumhur cemaat toplanıp selatin bir caminin dört fil ayağının göğe kaldırdığı kubbesi altında saf tutar da teravihe durulurdu. Evet, malumunuz o geldi: Ramazan-ı Şerif. Her bayram namazında, geçen sene aramızda olup bu seneye erişemeyenlere Fatiha ikram ettiğimiz, kendi iklimiyle gelen ay. Hicri takvim ile miladi arasındaki on bir günlük fark ne muhteşem bir detay değil mi?

Ah yok mu o kış iftarları. Günün kısa, gecenin uzunluğu ne hoş. İftarla sahur arası uzun olunca her tür şeye imkân var. Bir tek teravih vakti hızlı gelir. İftarda lokmalar boğazına dizilir de tatlıyı kenarda bırakıp vakti çıkmadan akşam namazını eda edersin. Secdede “Sübhane Rabbiye’l Âla” derken kalbinden tatlıları sayıklayanlara da Allah hidayet versin. Her mevsimde başka tantana malum.

Amma en fenası aynı akşama fark etmeden iki farklı haneye iftara davet edildiğinde her ikisine de icabet edeceğinin sözünü vermek. Birine gitsen, öteki gönül koyacak. Hangisinden affını istesen olmaz. Birini diğerine tercih etmek, mengeneye kafanı sıkıştırmalarından fena hani. İşte bu arafta kalmamak için her iki davete de icabet etmeye kalkışmak bir üçüncü yol mudur yoksa büyük macera mı kestiremedim?

Tercihte bulunurken en uzun musahabeli olacak cemiyeti ikinci sıraya koymak bana daha makul geldi yalan yok. Musahabe, sohbetli yani. Genç dostumun evinde çorbayı iki üç kaşıkta hüpletip ana yemekten tabağıma doğru hamle yapan kepçelere her harekette kâfi diyerek müdahale ederek tabağa ulaşabilen kuş azığı kadar lokmayı da hızla yuvarladıktan sonra üzerine bir büyük bardak suyla cilasını çekerek uzak mesafedeki bir camiye namaza yetişmemin icap ettiğini ileri sürmüş, bütün itirazlara rağmen, misafirin getirdiği on nasibin ancak birini yiyip dokuzunu hanede bıraktığını öne sürerek müsaade almakla ilk görevi yerine getirmiştim. Belki hane sahibi yılmaz bir hilal-i ahdar savunucusu olduğundan benim tiryakiliğimin tazyikiyle erken kalkmak istediğimi düşünmüştür. İnşallah da öyledir, ne diyeyim, Allah bana da hidayet versin.

Adı geçen camideki teravihte kendi konforlu yerini kaptırmamak için avdet etmiş olan birkaç amcanın bakışları arasında akşam namazımı eda ederek bahse konu ikinci hanenin kapısına varmıştım. Kapıyı aralayan hane sahibinin torunu yüzüme hayretle bakarak içeri buyur etmişti. Beş yaşındaki oğlan bebesi acaba şu kapıdan orucunu açmış girdiğimi anlamış mıydı? Hayır, onun anlamasına imkân yoktu lakin namazlarını eda edip sofada tatlılarını bekleyen Efendi ile misafirleri beni görünce şaşırmadılar değil. İftarın tantanası arasında belli ki benim hakkımda, “Ha yetişti ha yetişir.” denilmiş, top patlayınca herkes kendini yumurtalı pidenin odun ateşiyle harmanlanmış susamlı kokusuna kaptırmıştı. O an fark edilmiş olmak bir lütuf olsa da Efendi’nin tabak hazırlanmasını içeriye seslenmesiyle vakıa benim için zorluğunu üretmeye yetmişti. Müslümanlar şükür ki hamiyetperverdi, buraya gelmeden orucu açmam için ikramda bulunan olmuştu. Bahanem yalan değildi lakin birazcık hile-i şeriyye olmuş olabilir. Evet, Allah bana da hidayet versin.

Sofada bana da bir yer açılıp oturduğumda ilkin çaylar geldi. Sonra Efendi’nin torunu gelip önümde durdu: “Ramazan geldi hoş geldi.” Evet, hoş gelmişti. “E baklava tepsisi boş geldi!” Hayda! Çocuk başta bir Ramazan manisi söylüyor zannederek elimi cebime atmış avucuna harçlık koymak için hamle yaparken cici suratındaki masum ifadeyi değiştiren kalkan kaşları olmuştu. Doğru ya, baklava tepsisi bize evvelden yollanmıştı, baklava açtırıp gelirken bu akşam getirmem lazımdı. Abdülâlim Efendi mütebessim içeriye güllaçları yollamalarını seslenmese mahcubiyetimden altı kızaran, kurumadan fırından çıkarılıp şerbeti dökülmesi gereken ben olacaktım.

Abdülâlim Efendi gençliğinde köşkün kulesinde dürbünle selatin camilerin minareleri arasında hangi akşam hangi mahyanın kurulduğunu not ettiği mahya defterini çekmecesinden çıkararak akşamı şenliklendirmese torunuyla gergin bakışmalarımız saatlerce sürebilirdi. Yahut ben öyle zannettim.

Yağlı kâğıtlara özenle sarılıp üzeri fiyonklu kurdelelerle süslenen paketleri haneden çıkan her misafire Abdülâlim Efendi, “Ayaklarınıza sağlık, diş kiramızı lutfen kabul edin.” diyerek takdim etti. En sona ben kalmıştım ya paketimi alıp hem gecikme için özürlerimi hem ikram için teşekkürlerimi sunacakken Efendi portmantonun setinde duran paketimi işaret ederek evime dönerken almayı unutmamamı rica etti. Hayır, şu an eve dönemiyordum, torunuyla teravihten dönenlerden yağ parası mum parası isteyecektik. Gel bakalım delikanlı.

Yorumunuzu yazın, tartışmaya katılın!

YORUMLAR
Sırala :

Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım