Meydan-ı Celâdetin müziği: Mehter
Müziğin insan ruhu hatta bedeni üzerinde tesirli olduğuhepimizce malum. Öyle ki müzikle tedavi eden hastahanelerbile var tarihimizde. Hem ruhsal hem bedensel hastalıklarıntedavisinde iyileştirici bir etkiye sahip müziğin, aynı şekildehislerimiz üzerinde de güçlü bir etkisi var. Hâlimiz her neise müzik, içinde bulunduğumuz hissi bazen arttırır, bazeniyileştirir, bazen bize derman olur, bazen tercüman olur amaher ne olursa gönlümüze söyleyeceği çoktur. Âdeta bir yolarkadaşı gibi ruh hâlimize eşlik eder. Hüzün, coşku, ızdırap,sevinç, yas, heyecan her hissi besleyen bir kuvvete sahiptirmüzik. Eskiler de bu şuurla müziğe bakmış, onu sevinçtede kederde de, doğumda da ölümde de, savaşta da barıştada hayata ortak etmiş. Biz tüm bu saydıklarımız arasındancihat yahut fetih aşkıyla yola revan olan orduların yanıbaşında çalan nağmelere kulak verelim.
Müzik her nereyi fethettiysek orada bizimle olmuş tarih boyunca. Düşmanı al aşağı ederken saldırılara kösler ritim tutmuş; yeni bir diyarın kapısından girerken fetih coşkusu, gökkubbeyi saran, düşmana korku salan, esip gürleyen davullar, zurnalar, çevganlar, ziller ile heybetine heybet katmış her zaman. Türk müziğinde mehter diye tanıdığımız bu askerî müzik formu oldukça eski, Türklerin İslam’ı kabulünden de eskiye dayanan bir geçmişe sahip. Yalnız adına sonradan mehter denmiş. Mehterin geçmişi nevbet vurmaya dayanıyor. Nevbet vurmak bir güç gösterisi aslında, bir hükümdarlık, bağımsızlık alameti...
Rivayet odur ki bu takım bir ikindi vakti Osman Bey’e ulaşır, bu nedenle ikindi vakti nevbet vurmak da, bu hatırayı yâd etmek için bir gelenek hâline gelir. Bu bir nevi bağımsızlık alameti olur aynı zamanda ve bundan sonra gelecekte bir kuruma dönüşecek mehterin, mehterhanenin, nevbethanelerin de temeli atılmış olur. Bundan sonra savaş dışında barış zamanlarında da gün içinde, namaz vakitlerinde ve önemli resmi münasebetlerde nevbet vurma geleneği devam eder.
Padişahın huzurunda vurulan nevbeti padişah ayakta dinler fakat Fatih nevbeti ayakta dinleme geleneğine son verir. İşte bu nevbet vurma geleneğinden doğan mehter Fatih zamanında iyice kurumsallaşır. Mehterhanenin, nevbethanelerin sayısı artar. Mehterhaneler müzik öğreten kurumlar olarak da görev yapar. Mehter ise Türk müziğinin askerî musiki adıyla bir formu hâline gelir ve daha sonra bu forma ait birçok saz eseri ve sözlü eser bestelenir.
Öyle güzeldir ki bu dualar, aminleri yeri göğü inletir. Ceng gülbangının bir kısmı şöyledir: “...Eli kan, kılıcı kan, sînesi üryan, ciğeri püryan, meydân-ı şehâdette Allah yoluna revan. Guzât u şühedâya cemâl-i Hak görünür âyan. Kahrımız, gazabımız düşmana ziyan, yâ rahman. Birdir Allah, O’nun birliğine, resûl-i enbiyâ peygamberimiz cenâb-ı Ahmed-i Mahmûd-ı Muhammed Mustafâ, âl-i evlâd-ı resûl-i müctebâ imdâd-ı rûhâniyyetine, pîrân, mürşidân, âşıkân, vâsılîn, hamele-i Kur’ân, güzeştegân, ehl-i îmân ervâhına, avn ü inâyetine; Halîfetü’l-İslâm es-Sultân İbnü’s-sultân’ın... ve bilcümle ehl-i İslâm’ın necât ve saâdet ve selâmetine; pîrler, erenler, üçler, yediler, kırklar, göçenler demine, devrânına hû diyelim, huuu!” Böylece hu’lara karışan aminlerle ordu yola çıkar.
- Mehter takımının yürüyüşü de bir nizam içindedir. Önce sağ ayakla üç adım atarak başlar yürüyüş, orada durulur ve sağa dönülür ardından sol ayakla başlanıp üç adım daha atılırken yeniden durup bu defa sola dönülür. Bu duruşlar bir gövde gösterisi, bir meydan okuma gibidir; sağlarında ve sollarında onları izleyenlere tüm bedenleriyle dönerek azametlerini ve cesaretlerini gösterirler.
Aynı zamanda seslerinin daha kuvvetli yayılmasını da sağlar bu yürüyüş. Sözünün ve bileğinin gücünü herkese göstermenin yürüyüşüdür bu âdeta...
Savaş başladığında bütün mehter askerlerin şevkini, cesaretini artırmak, düşmanı korkutmak için var gücüyle çalar. Hele de bir kale fethedilecekse düşmanı uyutmamak için hiç durmadan gece gündüz surların dibinde çalmaya devam eder. Hatta ordu bir bozguna uğratılsa dahi mehter, çalmayı bırakmaz. Ne zamanki en son birlik çekilir, mehter de ancak o zaman geri çekilir.
Bugün Avrupa’da bize ait sazları müzelerde görebiliyoruz. İşte bu sazların çoğu, bilhassa II. Viyana Kuşatması sonrası en son geri çekilen, savunmasız mehter takımının ele geçirilen sazlarıdır. XVIII. yüzyılda Viyana Kuşatması’ndan sonra Mehterin Batı’da ciddi tesirleri olur.
Davul başta olmak üzere bazı mehter sazları ve ele geçirilenlerden hareketle yapılan yeni sazlar orkestraya dâhil olur. Mozart, Beethoven, Haydn gibi büyük bestekârlar “allaturca” denilen bir tarz ortaya koyar ve mehterin ritim ve nağmelerinden etkilenerek eser bestelerler.
Fakat işler tersine döner yazık ki; II. Mahmud dönemine gelindiğinde, bağlı olduğu Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasıyla mehterhane de kapatılır. Bir zamanlar Avrupa’yı etkisi altına alan mehterin yerine Avrupa bandosu örnek alınarak Muzıka-i Hümâyun kurulur. Yine de büsbütün unutulmaz mehter.
1914’te, Ahmed Muhtar Paşa tarafından Mehterhâne-i Hakanî adıyla yeniden kurulur. Fakat onun da ömrü uzun sürmez, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra 1935’te o da kapatılır. Mehter takımının yeniden sahneye çıkışı ise 1952’de gerçekleşir. Ve hâlihazırda da Askerî Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı’na bağlı Mehteran Bölüğü adı altında faaliyet gösterir.
Yazıyı bir marşın sözleriyle hitama erdirelim. Öyle ya madem konuştuğumuz mehter, dilimizde birkaç cesur cümlenin tadı kalsın:
Gafil ne bilir neş’ve-i pür-şevk-i vegayı
Meydan-ı celâdetteki envar-ı sefayı
Merdan-ı gaza aşk ile tekbirler alınca
Titretti yine, rû-yı zemin arş-ı semayı.
Allah yoluna cenk edelim şan alalım şan
Kur’an’da zafer vaadediyor Hazret-i Yezdan