Devasa bir yap-boz
Halen kendilerini vakfeden kişilerin adlarıyla anılan şehrin bütün bölgeleri (Gedik Ahmed Paşa Mahallesi, Kapalı Çarşı yanındaki Mahmut Paşa Mahallesi, Davut Paşa Mahallesi vb.) bu dönemde oluşturulmuştur. Sürekli gelen göçmenlerin gözüne şehir devasa bir inşaat alanı gibi gözükmüş olabilir. 15. yüzyılın ikinci yarısının ve 16. yüzyılın başları boyunca yeni İstanbul’u inşa etmek için sürekli artan insan gücü ihtiyacını karşılamak üzere duvar ustaları, marangozlar ve işçiler şehre akın etti. Bu kişiler denizde bulunmadıkları 6 ay boyunca inşaat alanlarında amele olarak çalışmak üzere sahipleri tarafından kiralanan binlerce köleyle birlikte yeni İstanbul’u kuracaklardı.
II. Mehmed dönüşümün her bir unsurunu ayrı ayrı yönetti. Ancak planlarının pek çoğu kontrolü dışındaki faktörlerce engellendi. En önemlilerden biri, Fatih’in hükümdarlığı boyunca (19. yüzyıla kadar bütün haleflerinin dönemlerinde olduğu gibi) şehri defalarca vuran hıyarcıklı vebaydı. 1455 ve 1467 yıllarında patlak veren yıkıcı salgınlar II. Mehmed’in şehre yerleştirmeye çalıştığı yeni nüfusun çoğunu öldürdü. Fatih’in tarihçisi Kritovulos 4,5 ay süren ikinci salgının en sert olduğu dönemde günde 600 ilâ 800 kişinin öldüğünü ve padişahın seferde bulunduğu Arnavutluk’tan dönemediğini, yıkımın bir adım ötesinde durabilmek için Balkanlarda zikzaklar çizdiğini anlatır. Fatih, salgının durumuyla ilgili şehre günübirlik elçiler yollamış, ancak salgın tamamen ortadan kalktıktan sonra, güz sonunda geri dönmüştür.
Kritovulos ölüm oranının son derece yüksek olduğunu, öyle ki, bir gün ölüleri gömenlerin ertesi gün diğerleri tarafından gömüldüğünü anlatıyor. Kritovulos’un ayrıntılı tanıklığı salgının ortalarında birdenbire kesiliyor, bu da Kritovulos’un da salgının kurbanlarından biri olabileceği ihtimalini artırıyor.
Ortaya çıkan portreye bakıldığında, genç bir fatihin hükümdarlığı altındaki bütün bölgelerdeki en üretken vatandaşları imparatorluğa yaraşır bir başkent oluşturmak için bir araya topladığı, fakat bunların büyük bir çoğunluğunun birkaç ay ya da yıl içinde vebadan öldüğü görülüyor.
Bu devasa yap-bozun bütün parçaları ayrı ve yeni bir Osmanlı uygarlığı oluşturmak üzere nasıl bir araya geldi? Osman’ın beyliği tarafından girişilen bu projenin devasa boyutunu kavrayabilmemiz için öncelikle cevaplamamız gereken soru bu. Aksi yöndeki uzun süredir var olan varsayımlara karşın İslam’ın fethedilmiş Hıristiyan topraklarında yayılmasını izleme arzusunun ikincil bir faktör olduğunu düşünüyorum. 14. yüzyılın başında Bitinya’da kurulup 20. yüzyıla kadar hayatta kalan Osmanlı Devleti Hıristiyan ve Yahudilere karşı hatırı sayılır bir hoşgörüye sahipti ve İmparatorluğa katkı sağlayabilecek kişilerin yeteneklerinden faydalanabilmek için elinden geleni yapma eğilimindeydi.
15. yüzyıl tarihçisi Aşıkpaşazade’nin anlattığına göre hanedanlığın kurucusu Osman Gazi’nin çevredeki Bizans kalelerine yapılan saldırılarda yanında hep Hıristiyan silah arkadaşları bulunuyordu, bunların en önemlilerden biri Köse Mihal’dir. Bu kişi ve onun İslamı tercih eden torunları babadan oğula Balkanlara saldıran Osmanlı birliklerinin lideri olacaklardı. Onlar devletin genişlemesine katkıda bulunan ve paylarına düşen köle ve ganimeti elde eden, bu yolla “Osmanlı” olan sayısız insanın atalarıydı. Bazıları bunu yaparken Hıristiyan olarak kaldı, bazıları Müslüman oldu. Her biri sürekli değişim içindeki Osmanlı mozaiğine kendi deneyim ve bilgi birikimini getirdi.
600 yıldır bozulmayan gelenek
Bu hoşgörü devletin ilk yüzyıllarıyla sınırlı da değildi. 1914 yılında İmparatorluk son yıllarına girdiğinde Jön Türk hükümeti Washington DC’ye bir elçi atadı. Elçi yola çıkmadan önce İstanbul’daki Amerikan Elçisi Henry Morgenthau’ya nezaket ziyaretinde bulundu. Elçiye Polonya asıllı bir Hıristiyan Osmanlı olan Alfred Bilinsky olarak tanıtıldı. Birkaç hafta sonra yola çıkmadan hemen önce Bilinsky ikinci bir ziyaret esnasında Morgenthau’yu şu sözlerle şaşırttı: “Benim adım artık Alfred Bilinsky değil. Dün Müslüman oldum, adım artık Ahmed Rüstem Paşa.” Birkaç hafta sonra Washington’a da Ahmed Rüstem Paşa vardı. Böylelikle 600 yıl önce Köse Mihal’le başlayan bir geleneği tekrarlayıp devlete faydalı olduğunu kanıtlayarak hanedanın dinine geçen Hıristiyanlar arasına katılıyordu.
Eğer Osmanlılar fethettikleri Hıristiyan topraklarında İslamı yayma dürtüsüyle hareket etmiş olsalardı bugünkü Balkanların dokusu güneydoğu Avrupa boyunca Türkçe konuşan Müslümanlardan oluşurdu. İletişimin sınırlı olduğu ve insan haklarının uluslararası düzeyde denetlenmediği bir dönemde bu işlem kolayca gerçekleştirilebilirdi. Bunun Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya’da olmamasının sebebi ise hoşgörüden çok vergilendirme sistemiydi.
Osmanlıların karmaşık bir vergi sistemi vardı. Buna göre orduda belli bir hizmet vermeyen Hıristiyanlar Müslümanlara göre daha fazla vergi ödemekteydiler. Bu sistem Osmanlı İmparatorluğu’nun başından beri vergi ödeyen vatandaşların (reaya) etkin biçimde vergilendirilmesi için tasarlanmıştı. Buradan elde edilen vergiyle askerî harcamalar yapılırdı. Devletin vergi tabanının önemli bir kısmını oluşturan milyonlarca Hıristiyanın Müslüman olması malî açıdan sorumsuz bir adım olurdu ve yönetimin değerli bir vergi gelirinden mahrum kalmasına yol açardı.
Büyük resimdeki manzarayı hiçbir zaman gözden kaçırmayan bu Osmanlı faydacılığı hem devletin büyüklüğüne, hem de nihayetinde yıkılmasına yol açtı. Eğer Osmanlılar fethettikleri Hıristiyan tebaaya kendi din ve kültürlerini empoze etselerdi 19. yüzyılda Balkanları saran ve nihayetinde devletin yıkılmasına yol açan milliyetçilik ateşi hiç alevlenmeyebilirdi. Ancak bu, Osmanlıların yöntemi değildi. Onlar “kapsama” politikasını tercih ettiler.
Bu durumu nasıl açıklayacağız? Açık ki karşı karşıya olduğumuz durum Osmanlı yazarlarının 16. yüzyılda tarihlerini yazmaya başladıklarında kafalarındaki Osmanlı hanedanlığına dair sahip oldukları fikirler değil. Bu döneme gelindiğinde Osmanlı Devleti köklü değişimler geçirmişti. Kuzeybatı Anadolu’daki Bitinya’da, ardından Balkanlarda, yani ezici bir biçimde Hıristiyan bölgelerinde bir İslam devleti olarak ortaya çıkan devlet, 1520 yılı sonunda eski İslamî bölgelerin en önemli topraklarını sınırlarına katmıştı. Irak’ın bir kısmı, Suriye, Filistin ve Mısır ile kutsal Mekke ve Medine şehirlerinin bulunduğu yarımada artık Osmanlı Devleti’nindi.
Bunların elde edilmesiyle birlikte sorumluluklar arttı (örneğin bunlardan biri göç yollarını denetlemek ve finanse etmekti) ve Osmanlı’nın kendine ait yeni bir algısı oluştu. Osmanlılar kendilerini Doğu Roma İmparatorluğu’ndan çok, geçmişin büyük İslamî hanedanlıkları olan Emeviler, Abbasiler ve Selçukluların torunları olarak addettiler. Oldukça esnek bir İslam uygulamasından çıkıp kendilerini Sünnî İslamın savunucuları olarak görmeye başladılar. Bu da Osmanlı tarihini bu doğrultuda uygun bir biçimde yeniden yazmayı gerektiriyordu. Devlet eskiden olduğu gibi resmedilmiyordu: Artık devlet, yalnızca Sünnî İslamın güzelliklerine nominal bir saygı içeriyordu.
Devlet kılıçla Hıristiyan Avrupa’ya, İslamı yayma hedefiyle yol alan bir “gazi devlet” gibi gösteriliyordu artık. Çevresinde Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşan bir ordu bulunan, savaşçı erken dönem sultanlarının yerini, kafirlerin topraklarına İslamı yayma şevkiyle hareket eden dindar hükümdarlar aldı. Nesilden nesle aktarılan ve İmparatorluğun tarihî metinlerinde özenle korunan Osmanlı tarihi anlayışı buydu.
19. yüzyılda bu belgeler Avrupalı oryantalistler tarafından çevrilip incelendi ve Osmanlı gerçekliğine ilişkin bugünkü fikrimizin temelini oluşturdu. Ancak son yıllarda Osmanlı Devleti’nin ilk iki yüzyılında yazılmış tarihî metinlerin giderek daha fazla yayınlanmasıyla daha sonra oluşan tarihî geleneği sorgulamak, hatta bunu gerçeğe daha yakın bir tarih bilinciyle değiştirmek yavaş yavaş mümkün hale geliyor.
Osmanlı’nın büyüklüğü
Son Osmanlı Sultanının tarihe karışmasının ardından neredeyse bir asır geçtikten sonra bugün İstanbul halen daha iyi hayat şartları ve çocukları için daha parlak bir gelecek arayan insanları cezbetmeye devam ediyor. Çoğu köylü kökenli olan bu insanlar Fatih’in yeni başkent için ihtiyaç duyduğu pek çok yeteneğe sahip değil. Ne var ki bu insanlar hızlı öğreniyor ve daha önce de şahit olduğumuz gibi, çocukları bir nesil içinde İstanbullu oluyor.
Beyoğlu’nun arka sokaklarında bugün kadim şehre ve Osmanlı tarihine karşı büyüyen bir ilginin olduğunu görüyoruz. Daha moda bölgelerde girişimciler “otantik” Osmanlı restoranları açmak için birbiriyle yarışıyor. Eskiden geri kalmış Doğu’nun simgesi olan nargile dahi geri döndü: Bugün artık genç nesilleri son moda kafelerde nargilelerini üflerken görüyoruz.
2004 yılı itibariyle şehrin ulaştığı 12 milyonluk nüfusa rağmen (Osmanlı’nın en kalabalık döneminin 10 katı) Osmanlı İmparatorluğu’nun büyüklüğünü görmemek mümkün değil. Gökyüzünü delen sayısız mimarî anıt ve minareler geçmişi sürekli olarak hatırlatmaya devam ediyor. Şehri çevreleyen denizlerin oluşturduğu doğal güzelliğin ortadan kaldırılması, pek çoğunun bu konudaki amansız uğraşlarına rağmen imkânsız.
Fatih Sultan Mehmed mucizevî bir şekilde herkesten çok kendisinin eseri olan bu şehrin sokaklarına gelse ve yanından geçmekte olan taksinin altında kalmadan yürümeyi başarabilse yine de uyum sağlamakta oldukça zorlanırdı. Kontrolsüz gelişen betonarme yapıları görünce pek de hoşnut olmayacağı aşikâr. Ve şehrin nüfusu söz konusu olduğunda, 1453 yılında fethettiği, içi boş deniz kabuğunu andıran bu şehri nostaljiyle yad ederdi.
Yazı Hakkında: Yazının İngilizce aslı Cornucopia (sayı: 32, 2004) dergisinde yayınlanmış olup Türkçe tercümesi yazar tarafından gözden geçirilmiştir.
Yorumunuzu yazın, tartışmaya katılın!
Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım